Ramazan ayında Endülüs’ü hatırlarken Doğu Türkistan’ı unutmamalı

Ramazan ayında Endülüs’ü hatırlarken Doğu Türkistan’ı unutmamalı

(Asım YILMAZ)

Bütün Müslüman dünyası geçen yıl bu dönemde Ramazan ayını karşılamanın sevincini yaşıyordu. Minarelerden salaları ezanlar takip ediyor, insanlar akın akın camilere gidiyordu teravih namazını kılmak için. Ramazan coşkusunu yaşarken aynı dine mensup milyonlarca insanın dünyanın bir başka köşesinde komünist bir yönetim tarafından zulme uğraması akıllara pek gelmiyordu maalesef. İster Allah’ın insanlara ellerindeki güzellikleri paylaşmayı bilmesine ve bu rahmet ayını hakkı ile yaşayamayanları hatırlamasına vesile kılması için denilsin, isterse kaderin bir cilvesi denilsin, bugün İslam dünyası, asırlardan beri hiç karşılaşmadığı bir vaziyete düçar oldu. Çin’in Müslüman Uygur Türklerine yaptığı zulme yeteri kadar ses çıkarmayan ve bu haksızlıklara dur demeyen 1,2 milyarlık İslam Dünyası yine Çin’den çıkan bir virüsün yol açtığı salgın karşısında, bırakalım nafile teravih namazlarını farz olan Cuma namazlarına bile gidemez hale geldi. Komünist parti yönetimi Doğu Türkistan topraklarında cemaatle namaz kılanları terörist diye hapse gönderirken, Çin’den çıkan virüs İslam dünyasını ev hapsindeymiş gibi dışarı çıkmasına engel oldu.

Bugün, ister coğrafi olarak uzak olduğu için, isterse ekonomik çıkarları nedeniyle Çin’e ram olan Müslüman devletleri seslerini çıkaramadığı için, Müslüman dünyasının gündeminde hak ettiği yeri bulmayan Doğu Türkistan davasını bu Ramazan vesilesi ile bir kez daha hatırlamak zamanıdır. Merhum İsa Yusuf Alptekin, vatanı Doğu Türkistan ve Müslüman Uygur halkının geleceğinden endişe ederken oranın İslam Dünyası’nın ikinci bir Endülüsü olma tehlikesine dikkat çekiyordu. Merhum Alptekin’in Endülüs örneğini vermesinin temelinde tarihi bir gerçeklik yatıyor.

Bugün İspanya’nın başkenti Madrid’e yolu düşenler meşhur İspanya Kraliçesi İsabella’nın hikayesine duyabilirler. Doğruluğunu tarihçiler teyit etsin ancak, derler ki, İsabella kraliçe olduktan sonra o topraklardaki Müslüman topluluğunu yok etmek üzere karar alır ve şöyle ilan eder ‘Bir nohut tanesi kadar Müslüman kalmayıncaya kadar yıkanmayacağım’. -Ki bu ifade bizlere Komünist Parti yönetiminin Uygurlara yönelik söylediği ‘merhamet yok’ sözünü hatırlatıyor.- İsabella’nın Müslümanları yok etmek başlattığı baskı ve zulüm bir anda netice vermez, haftalar aylar alır. Bir dönem gelir ki artık İsabella’nın kokusu nedeni ile kimse yanına yaklaşamaz olsa da kraliçe istediğini elde eder.

Tarih kitapları Müslümanların nasıl bir zulüm yaşadıklarını kesin bir şekilde ortaya koyar, kokmuş İsabella’nın hikayesini bir kenarda tutarak. Diyanet Vakfı’nın İslam Ansiklöpedisi’nde Gırnata veya bugünkü adıyla Granada’da İsabella ve onun kocası Aragon Kralı Ferdinand döneminde oradaki Müslümanların yaşadıkları ayrıntılı olarak anlatılıyor. O dönem oradaki Müslümanların yaşadıkları ile bugün Doğu Türkistan’daki Müslümanların başına gelenler birbirine çok benziyor.

Ferdinand şehri teslim alırken Müslüman halkının haklarını koruyacağına söz verir. Ancak bu sözün geçerliği bir süre sonra kaybolur. Öncelikle İspanyollar, Müslümanların bazı haklarına sınırlamalar getirir, silah taşımaları yasaklanır, idaredeki görevleri sonlandırılır. Merkezde oturanlar kenar mahallelere taşınmaya zorlanır ve onların yerine Hıristiyan aileler gelip zorla yerleştirilir. Tıpkı Han Çinlilerin Müslüman Uygurların evlerine yerleşmesi, oradaki devlet idaresinde görevli Uygur sayısının yok denecek kadar aza indirilmesi ile birebir benzerdir bu yaşanan.

Sonra ikinci aşamaya geçilir, ki bu da Doğu Türkistan’daki süreç ile aynıdır; 1499 yılında Granada’ya gelen Toledo Piskoposu F. Ximenez de Cisneros Kraliçe İsabella’nın da onayını alarak Müslümanlardan dinlerini değiştirmeleri için çalışmaya başlar. Ximenez’in taktiği de ismi aynı harfle başlayan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile ilk başta aynıdır, para ve makam ve can güvenliği vaat edilir Müslüman halka. Daha sonrası ise kabul etmeyenlerin zindanlara atılıp işkencelere tabi tutulması. Bunun da aslında bugün Uygur halkına yapılandan bir farkı yok, Çin de Doğu Türkistan halkına İslam dinini, dillerini ve kültürlerini terk etmelerini istiyor. Kabul etmeyenler ya hapiste ya da toplama kampında şu anda. Çin nasıl camileri ve türbeleri yıktı ise İspanyollar da o dönemde camileri kiliseye çevirir.

Müslüman halk dayanamaz ve isyan eder. İsyanı kanlı bir şekilde bastırır İspanyollar. Geride kalanlara ise toplu şekilde vaftiz olup kurtulma veya şehri terk etmeleri seçenek olarak sunulur. Başka şehirlerde de aynı zulme maruz kalacakları için görünürde vaftiz olmayı kabul eder birçoğu. Bu noktada kim gerçekten Hristiyan kim değil diye anlamak için Engizisyon mahkemeleri kurulur. Tıpkı bugün Çin’in son sistem teknoloji ile Uygur halkının davranışlarından, yüz ifadelerine kullandığı kelimelerden attığı mesajlara da kader her şeyi mercek altına aldığı gibi, engizisyon mahkemeleri de Granada’daki Müslümanları takip etmeye başlar. Bir yandan da diğer bölgelerdeki Müslümanlarla görüşme, Arapça konuşmaları ve örf adetleri uygulamaları yasaklanır, Komünist Parti’nin taktiklerine benzer şekilde. Bütün bu baskılara rağmen Müslüman halk İslam dinine olan bağlılıklarından vazgeçmez ve yıllar sonra yeniden özgürlüklerine kavuşmak için tekrar İspanyollara meydan okur. Bu meydan okumada bastırıldıktan sonra son çare hepsi Granada’dan sürülür ve oradaki Müslüman varlığına son verilir.

Diğer taraftan bazı kaynaklarda tarihçiler şöyle bir vakayı da nakleder; Beni Ahmer devletinin son hükümdarı Ebu Abdullah Muhammed, orada son kalan İslam şehri Granada’yı İspanyollara teslim ederken şehre hâkim bir tepede durup ağlar. Bunun üzerine annesi de ona der ki “Erkekler gibi savaşmazsan kadınlar gibi ağlamak düşer sana” diyerek acı hakikati oğlunun suratına çarpar. Bugün orası halen Arabın ağladığı tepe olarak bilinir. Bu hadiseyi resmeden tablolar İspanya’daki müzelerde halen sergileniyor.

Sonuç olarak, Doğu Türkistan halkının Granada Müslümanları ile aynı baskı ve zulme daha fazla maruz kalmaması için başta İslam Dünyası olmak üzere bütün insanlığın Çin’e artık yeter demesi gerekiyor. Müslüman topluluklar bu Ramazan ayı vesilesi ile Uygur halkına destek vermeli ve sahip çıkmalı. Aksi takdirde, yaşanacaklar ‘Arabın ağladığı tepe’deki gibi olacaktır.